Rakkoc.Com Recep Akkoç / Rakkocun Yazıtları

28Ara/111

Yazılımcılar-Tasarımcılar-Proje Yoneticileri.

Merhaba arkadaslar. Ufak tefek okurlarim olusuyormus bu hosuma gidiyor dogrusu;

Sizinle paylasmak istedigim oncelik ile bir resim bulunmakta.

Bu resimdeki anlatilan ilk satirda Gelistirmeciler (ki bu benim gozumde suanda yazilimcilar :)) gozunden Bir Gelistirici, Bir Tasarimci, Bir Proje yoneticisi neler yapiyor olduklari.

2. satirda ise ayni seyler Tasarimcilarin gozunden bakildiginda nasil gozuktugu.
Ve 3. satir Proje yoneticisimnin nasil belirttigi.

Bu yaziyi ve resmi neden paylasmak ihtiyaci gordum. Bir sure once mudurluge terfi etmem ile Yonetim toplantilarina Musteri Temsilcilerinin toplantilari Proje yonetimi ve insan kaynaklarinin toplantilarini gozden gecirdigimde resimde anlatilanin gercekten cok da dogru oldugunu dusunuyorum. Bazi seyler cok daha farkli gozukurken birileri icin. Siz o ise hayatiniz adaya biliyorsunuz. Kimi icin ikitik olan o iki satir kod yazdiginiz uygulamalar diyerek kendi toplantilarinizda sizi bu resimdeki noktaya getirmeye calisiyorlar ve herkez kendini yonetim kuruluna ovmekten baska bir sey yapmamaya calisiyor. Profesyonel olarak yazilim dunyasinda gecirdigim bunca surecten sonra yonetim dunyasina alismak benim zamanimi alacak geralde ama alisamiyacagimi dusunmuyorum dogrusu. Hatta bu geciste isleri biraz daha sertlestirip. Bulundugumdan daha iyisi olmak icin yapmam gerektigini dusundugum bazi seyler daha var ama bununla ilgili suandaki planlarimi paylasmamamin daha iyi olacagini dusunuyorum.

27Ara/110

Türk Telekom yeni nesil bulut hizmeti vermeye başlıyor [TTVM]

Şirket, sunucu barındırma ve kiralama gibi standart hizmetler dışında yeni nesil bulut teknolojilerine dayalı servisleri de sunacağını duyurdu.

Türk Telekom; sunucu barındırma, sunucu kiralama gibi standart veri merkezi hizmetlerinin yanı sıra yeni nesil bulut teknolojilerine dayalı servislerin sunulacağı veri merkezini İstanbul Gayrettepe’de açtığını duyurdu.

Şirketten yapılan açıklamaya göre, Türk Telekom Veri Merkezi’nde (TTVM) şirketlere ve kamu kurumlarına sunucu, depolama alanı ve çeşitli yazılım hizmetleri sunulacak.

Türk Telekom Teknoloji Başkanı Timur Ceylan, “TTVM kurumsal müşterilerimizin gelişen teknolojiyle birlikte artan sunucu, veri alanı gibi gereksinimlerini karşılamak, bu konuda yapacakları yatırım yükünden onları kurtarmak amacıyla kuruldu” dedi.

“İlk Tier III tasarım sertifikasına sahip veri merkezi” ne anlama geliyor?

İstanbul’da hizmet vermeye başlayan TTVM, Türkiye’nin ilk Tier III tasarım sertifikasına sahip veri merkezi. Tier III, Uptime Instute tarafından veri merkezlerinin altyapı ve hizmet sürekliliğini tescil eden uluslararası bir sertifikasyon.

TTVM’nin Türkiye’de Tier III tasarım sertifikasına sahip ilk veri merkezi olduğunu belirten Uptime Institute Başkan Yardımcısı Julian Kudritzki konuyla ilgili şunları söyledi:

“Tasarım belgeleri, TTVM’nin Tier III eş zamanlı bakım gereksinimlerine uyumun tespit edilmesi için titizlikle yürütülen kapsamlı değerlendirmeden başarıyla çıktığını kanıtlıyor. Tasarım sertifikasıyla da, şirketin yüksek performanslı veri merkezleri sağlamaya yönelik güçlü planlarını tasdik edilmiş oluyor.”

Bu sertifikasyon ile birlikte yeni veri merkezi diğer veri merkezlerinden farklı olarak şu özellikleri taşıyor:

• Sıfır hata toleransı, yüzde 99,982’lik öngörülen ayakta kalma (uptime) oranı

• Yedeklenmiş altyapı bileşenleri ve dağıtım yolları

• Sunucu sistemlerinde çift güç kaynağı

• Bakım çalışmaları için yedek bileşenler ve dağıtım yolları

Bu hizmetlere ilişkin ayrıntılı bilgiye www.ttvm.com.tr adresinden ulaşılabiliyo

25Ara/111

Telif hakkı mı? Boşversene…

“Tehdit edilmek istemiyoruz. Yargılanmak istemiyoruz. Hakkımız olanı en ucuza, yani bedavaya istiyoruz. Üstelik bize bu imkânları sağlayanları dacezalandırmıyoruz, ödüllendiriyoruz.” Ulvi Yaman’dan telif haklarına dair alternatif bir bakış açısı sunan harika bir analiz…

1984 yılında Steward Brand “Hacker Konferans”ında “Bilgi özgür olmak istiyor” diyerek aslında Telif Hakları, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunları ekseninde sistemin artık değiştiğine dikkat çekmişti. Brand, kültürel üretim yapanların ve pazarlayanların “yeni medya ve yeni ekonomi” düzeninde, kendilerine yeni para kazanma yolları bulması gerektiğini vurgulamak istiyordu.

Şöyle demişti Brand:

“Bilgi pahalı olmak istiyor, çünkü çok değerli. Doğru zamanda doğru bilgi yaşamınızı değiştirebilir. Öte yandan bilgi özgür olmak istiyor. Çünkü onu elde etme maliyeti sürekli azalıyor. Böylece ortaya birbiriyle kavga halindeki bu iki olgu çıkıyor.”

Matbaanın icadından önce, kitaplar elle yazılıyor ve çoğaltımları da elle yapılıyordu. Bir kitabın üretim sürecinde değiştirilmesi, özet çıkartılması ya da yorum katılması çok rastlanan bir durumdu. Çoğu zaman bir kitap çoğaltılırken farklı kitaplardan da alıntılar yapılarak, yeni yorumlar katılarak“yeni”den üretiliyor ve zenginleştiriliyordu. Hatta çoğu kitap bu sayede orijinal versiyonundan daha popüler olmayı başarmıştı.

Peki ya telif hakkı?

Henüz ortaya gelmedik, biraz daha sabır lütfen.

Elle kopyalama küçük ölçekte yapıldığından ve “ticari”, endüstriyel alana dönmediğinden matbaanın icadına kadar bu iş böyle sürdü. Matbaanın icadıyla “ölçek” büyüdü, ancak bir süre daha elle çoğaltılan kitaplarla, endüstriyel üretilen kitaplar bir arada yürüdü. Zenginler elle çoğaltılan kitapları özel ve prestijli oldukları, zengin göründükleri gerekçesiyle tercih ediyorlardı. Fakirler ise basılı kitaplar pahalı olduklarından kendi kendilerine çoğaltmayı, zahmetli de olsa yapmak zorundaydılar.

“Tek sahip olduğunuz şey vakit ise, vakit nakit değildir.

1800’lü yıllarda basılı kitaplar ucuzlamaya başlayınca durum değişmeye başladı. İngiltere’de hükumetten izin almak anlamına gelerek başlayan telif süreci, ABD’deki yasal düzenlemelerin tüm ülkelere yayılmasıyla farklı bir hal aldı.

Burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta var: ABD anayasasında yazarların telif hakkıyla yetkilendirilmesi, yazarları “tekel” haline getireceği için önceleri reddedilmişti.

ABD anayasasına göre tekeller, sahiplerinin iyiliği için değil, bilimin ilerlemesi için var olabilirdi. Tekeller, yazarların halka hizmet adına bir şeyler yapma isteklerini ve çabalarını motive etmek, iyileştirmek için yazarlara verilmişti. Kısaca amaç, insanların okuyabilmesi için daha fazla kitabın yazılması ve basılmasıydı.

Telif haklarıyla oluşturulan “tekel” süreci, hizmet edilecek “amaç” açısından değerlendirilmelidir. Yani “tekel” yüce, sosyal devlet çerçevesinde “halk” için kurgulanmış bir araçtır, “amaç” değil.

Aynı yıllara baktığımızda “elle çoğaltma” yapanlar da telif haklarını çiğniyorlardı. Ancak kimse onlara telif haklarını dayatmadı. Telif haklarının temelini “endüstriyel ve ticari” bir düzenleme oluşturuyordu.

Baskı teknikleriyle kitap ucuzlamaya başlayınca, “vakit, nakit” olmaya başladı. Kişisel kullanımlar için “kopyalama” hakkından, özgürlüğümüzden kendi irademizle vazgeçtik.

Ya da askıya aldık mı demeliyiz?

Günümüzde durum değişti. Yeni teknolojilerle artık kişisel olarak çok hızlı ve mükemmel kopyalar oluşturabiliyoruz. Eskiden “matbaa” gibi zamanına göre yüksek teknoloji olarak sayılan üretim araçlarına sahip ol(a)madığımız içinkullanmaktan vazgeçtiğimiz özgürlüğümüzü artık geri istiyoruz.

Eskiden bu özgürlükten vazgeçmekten rahatsız değildik ve bir kenara koyabilirdik. Şimdi geri istiyoruz. Bu bizim en temel hakkımız. Napster ile başlayan süreçte “vazgeçmek” yerine bu özgürlüğümüzü tekrardan kullanmaya karar verdik. Ve savaş başladı.

Endüstriyel/Ticari kar odakları bu durumdan oldukça rahatsız oldukları için, devlet ve yönetimler üzerindeki baskılarıyla Telif Hakları konusundaki merceği kendi üzerlerinden kaldırarak bize, yani “kamu”ya çevirdiler. Telif Hakları,yazarların çıkarlarını korumak için yayıncılar üzerinde bir kısıtlama iken,yayıncıların çıkarlarını korumak için “kamu” üzerinde bir baskı ve kısıtlama aracına dönüştü. Yeni çıkan kanunların “kamu” üzerindeki telif hakları baskısını azaltması gerekirken daha da artırması, yayıncıların, bilginin tüm kullanımınınkontrollerinde kalmasını istemelerinin bir sonucudur.

Medyada sürekli olarak e-kitapların çok yakın bir gelecekte, basılı kitapların yerini alacağı fikri bizlere pompalanıyor. Bu konuda çok büyük yatırım yapan firmaların bu “fikri” aşılamaya çalışmasının altında ise öncelikli olarak baskı maliyetlerinden kurtularak karlarını artırmak yatıyor (e-kitapların ucuz olduğu savının ne kadar asılsız olduğunu anlamak için internet üzerinden bir fiyat karşılaştırmaları yapmak yeterli, bakın ve kendiniz görün!)

Üstelik iş bununla da kısıtlı değil. Satın aldıktan sonra, kayıt altına alınmadankopyalayabildiğimiz, ödünç verebildiğimiz, ikinci el olarak satıp satın alabildiğimiz, para vermeden kütüphaneden alabildiğimiz bir sistemin yerine “elektronik” olarak takip edilebilecek ve yayıncıların “haklarını” sağlamlaştırabilecek yeni bir sistem oluşturma çabasını görmek mümkün.

Üstelik uzun yıllardır oluşmuş bir kültürün sahip olduğu ve tarihsel bilinçle gelen bu “kendinde hak görme” özgürlüğünü yıkmanın çok zor olacağını fark ettikleri için, bunu yıkmak yerine, e-kitap kültürünü oluştururken bunun yeni etik değerlerini de oluşturarak, sıfırdan yeni bir ahlak anlayışı oturtmak çok daha kolay ve etkili.

Bir zamanlar Sovyetler rejiminde “Samizdat” adı verilen, kaçak kitap basma ve yeniden çoğaltmalar için kullanılan baskı unsurlarının çok daha ağırı şimdi ABD başta olmak üzere birçok ülkede daha kapsamlı ve çağdaş yöntemlerle uygulanmaya çalışılıyor.

KGB yarı profesyonel olan bu çoğaltma ve yeniden üretimleri takip edebilmek için, daktilo, baskı, teksir makinelerinin birer çıktısını referans olarak arşivleyerek, üretilen metinlerin kimler tarafından yapıldığını bulacak bir sistem kurmuştu. DMCA (Dijital Milenyum Telif Hakkı Yasası) bu sistemin teknoloji platformuna taşınmış halinden başka bir şey değildir.

Üstelik iş bununla da sınırlı değil. Eskiden okuduğunuz bir kitabı arkadaşınızla paylaşmanız suç değilken – ki burada paylaşmaktan bahsediyorum, satmaktan, haksız bir ticari kazançtan değil-, şimdi çok büyük cezalarla karşı karşıya kalabilirsiniz. Yazılım Yayıncıları Birliği gibi firmalar iş arkadaşlarınızı ihbar etmeniz, muhbirlik yapmanız için sizi teşvik ediyor, bu konuda reklamlar yayınlıyorlar. İnternet Hizmet Sağlayıcı firmaları, müşterilerini gönderdiği, paylaştığı her şeyden sorumlu tutarak “kamu” üzerinde dolaylı bir baskı yaratmaya çalışıyorlar.

Yeni nesli farklı bir bilinçle yetiştirmek, etik anlayışın eksenini kaydırmak da uygulanan yöntemlerden bir tanesi. Bizim nesil için yazarın ve yayıncının haklarını gasp eden, endüstriyel ve ticari üretimler “Korsan” olarak tanımlanırken, şimdi “kişisel” kullanımlar için de çoğaltmak ve/veya yeniden üretmek “Korsan” adını aldı.Herhangi bir kitabı bir arkadaşımızla paylaşmakartık “Korsanlık”.  Aynı şekilde bilinçaltına yönelik başka bir çalışma da ‘Telif Hakkı ile koruma’ cümlesinde yer almakta. Telif hakkı bir ürünü korumaz, yalnızca kısıtlar. Koruma kelimesi tamamen propaganda amaçlı olarak üretilmiştir.

Geçtiğimiz yıllardaki ilk kanunlarda telif haklarının belli bir süreyle kısıtlanması gerektiği yer alırken, artık, telif haklarının uzatma başvurularıyla sonsuza dek kendi tekellerinde kalabileceği, bilginin asla serbest kalamayacağı bir sistem üzerinde çalışılıyor. Bu süreç ilk kez 1998 yılında Disney’in Mickey Mouse üzerindeki telif haklarının süresinin dolmasına yakın yeniden uzatma talebi ve bu talebin kabul edilmesiyle başladı.

Telif haklarının tekrar tekrar sonsuza kadar uzatılmasının kamu yararınaolmadığı açıktır.

Peki, hep büyük kuruluşlardan, yayıncılardan bahsettik. Yazarların, müzik gruplarının “kültürel üretimi”gerçekleştiren kişilerin hakları ne olacak?

Öncelikle endüstriyel/ticari telif hakları ile kişisel telif haklarını birbirinden ayırmak gerekiyor. Gerek yazarlar, gerekse müzik grupları ve sanatçılar zaten bu sistemde, büyük şirketlerin ettikleri kar içinden çok büyük bir pay almıyorlar.

Yapılan sözleşmelerdeki gelirlerin büyük bir kısmı zaten “reklam” faaliyetlerine ve yayıncı/dağıtımcı firmalara gidiyor. Yakın bir gelecekte, internet kültürünün tanıtım, paylaşım, erişim konusunda mass medyanın yerini almasıyla “kültürel üretim”leri gerçekleştiren kişilerin bu şirketlere bağımlılıkları azalacak ve aracılık yok olmasa bile, gelir dağılımındaki dengenin yönü değişecektir.

Bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda bu konudaki muhalif hareketlerin gün geçtikçe daha çok kabul gördüğünü görüyoruz. Örneğin “ThePirateBay” yıllar süren, kimi zaman da eğlenceli bir hal alan mücadelesinden sonra bu konuda daha aktif çalışmalar gerçekleştirmek için bir parti kurarak Avrupa Kongresinde koltuk edindi bile (Meraklısı için not: ThePirateBay’in telif hakları konusunda uzun yıllar kendilerine Apple, Dreamworks, Sega gibi büyük firmalardan gelen uyarı mektuplarına verdikleri keyifli ve muhteşem cevaplar için http://thepiratebay.org/legal sitesini ziyaret etmekte fayda var.)

Üstelik “ThePirateBay” süren davaları sırasında, birçok ülkede en çok satanlar listesine girmiş, kitapları internette izinsiz en çok paylaşılan yazarların başında gelen Paulo Coelho’nun desteğini çoktan aldı bile.

Radiohead’in “Rainbow” albümünün yalnızca internet üzerinden satışa çıkması ve isteyenlerin istedikleri kadar para yatırarak (ki isterseniz bedava da indirebiliyordunuz) satın almaları, yeni ekonomik sistemin arayışlarından yalnızca biriydi ve başarılı oldu. Dinleyiciler bedava indirebilme opsiyonuna rağmen bu albüme ortalama 8 dolar para ödediler.

Grubun yeni albümü ‘The King of Limbs’de aynı mantıkla internetten satışa sunuldu. Üstelik indirme opsiyonları dışında koleksiyon meraklıları için“gazete albüm” niteliği taşıyan çok özel bir tasarım formatına da sahip.

Türkiye’de “CopyLeft” konseptine sahip çıkan ender yayınevlerinden biri olan“altıkırkbeş”in 2010 yılında çıkardığı ve dağıtıma verdiği “Sitüasyonist Manifesto” kitabının arka kapağında “Bu kitabı satın alamıyor ya da almak istemiyorsanız http://altikirkbescopyleft.blogspot.com/ linkinden ücretsiz indirebilirsiniz” ibaresi yer alıyordu. Yayınevinin editörü Şenol Erdoğan, ücretsiz indirme opsiyonuna rağmen kitap satışının “altıkırkbeş”in yayınladığı kitapların satış rakamlarının altında kalmadığını ve istedikleri satış rakamlarına ulaştıklarını belirtiyor (buyrun kapağına kendiniz bakın).

“Kültür Üretim”leri için kısıtlayıcı telif hakkı korumaları yerine sponsor bulmak, bağış almak, satış yapılan siteye, ürünlere reklam almak gibi yeni ekonomide bir çok yeni kazanç imkanı mevcut. Ve emin olun çalışıyor. Çalışacak da… Üstelik bunlara yeni yöntemler, yeni uygulamalar eklenecek.

Bunların yanında yanlış uygulamalar da yok değil. Stephen King’in yeni romanını internet üzerinden parça parça yayınlayarak yeteri kadar bağış gelmezse kitabı bitirmeyeceğini ve yazmayacağını söylemesi üzerine aldığı tepkiler bunun en iyi örneklerinden biri.

Tehdit edilmek istemiyoruz. Yargılanmak istemiyoruz. Hakkımız olanı en ucuza, yani bedavaya istiyoruz. Üstelik bize bu imkânları sağlayanları da cezalandırmıyoruz, ödüllendiriyoruz. Zorunlu olduğumuz için değil, istediğimiz için para ödüyoruz. Seviyorsak konserlerine gidiyoruz. Bedava indirsek bile, koleksiyonumuz için orijinalini satın alıyoruz.

Bilgisayarımızın “Halk Kütüphanesi” işlevini görmesini istiyoruz.

Not: Ulvi Yaman’ın konuya ilişkin daha önce yayınladığımız bir diğer yazısını bu adreste bulabilirsiniz.

Ulvi Yaman kimdir?

1966, İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi, Basın-Yayın Yüksek Okulu,Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Radyo ve Televizyon Bölümü’nde yükses lisans yaptı ve yine aynı bölümde doktora çalışmasına devam etti, tez aşamasında ayrıldı.

1984-1989 yılları arasında, bir yandan üniversite eğitimini devam ettirirken bir yandan Toros Mühendislik şirketinde İthalat ve Pazarlama Müdürü olarak görev yaptı. (Lüks otel malzemeleri ithalatı ve taahhütü), yine aynı yıllar arasında UNESCO’ya bağlı, kar amacı gütmeyen uluslararası programlara sahip “The Experiment In International Living in Turkey”de Program Koordinatörlüğü görevini yürüttü.

1991 yılında Şeker Sigorta’da Reorganizasyon, Pazarlama ve Reklam Müdürü olarak mesleki kariyerine başladı. 1993 yılında Oyak Sigorta’da Reklam Müdürü olarak görev aldı. Dream Design Factory’de 7 yıl Genel Koordinatörlük, (Dream Design Factory’deki son 3 yılında dDf’nin yan kuruluşu olan dda, Dream Design Advertising’de Müşteri İlişkileri Direktörlüğü) Capital Events’de 2 yıl Genel Koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2003 yılında X-event’in kurucu ortaklarından biri olarak, şirketinin genel koordinatörlük görevini üstlendi. 2005 yılında Farkyeri Reklam Ajansının Kurucu Ortakları arasında yer aldı ve Genel Müdürlük görevini sürdürmektedir. Mesleki kariyeri boyunca, ulusal ve uluslararası müşteriler için yüzlerce başarılı projeyi hayata geçirdi. İstanbul Modern Sanatlar Galerisi’nin ortağı ve Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yapmaktadır.

Ayrıca event sektöründe hizmet veren Fix Operation ve Kerki Production’a Danışmanlık hizmeti vermektedir.

Çeşitli kitap projelerine katkıda bulundu, çeşitli dergi ve gazetelerde yazı, araştırma ve makaleleri yayınlandı.

2006 yılından bu yana Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık Bölümü’nde, “Etkinlik Yönetimi” dersleri vermektedir.

Fenerbahçe Kulübü, Yüksek Divan Kurulu Üyesidir.

Ulvi Yaman’ın blog sayfalarına http://www.ulviyaman.com adresinden ulaşabilirsiniz.

İnterpromedya Haber Merkezi - 22 Aralık 2011

Kategori: Genel 1 yorum
25Ara/111

Sizin kaç ‘külotunuz’ var?

Sosyal medyayla ilgili olarak “Klout puanı” diye bir şey duydunuz mu? Peki içerik ağırlıklı bir evrende, sadece rakamlarla ölçümleme yapmanın ne gibisonuçlar doğurabileceğinin farkında mısınız? Ulvi Yaman’ın analizi… 

Samimiyetle söylüyorum, başlık ilgi çeksin de yazı okunsun diye cinlik yapmaya çalışmıyorum. Vapurda karışımdaki iki kişi konuşurken istemedenkulak misafiri oldum. Sonrasında biraz da isteyerek kulak misafirliğine devam ettiğimi de itiraf edeyim, samimi olduğum pekişsin… Hal böyle olunca yazmak da farz oldu.

İnternetten bulabildiğim bilgilere göre Joe Fernandez isimli genç girişimcimiz, hikaye doğruysa bir operasyon geçirip de üç ay boyunca tüm iletişimini sosyal ağlar üzerinden kurmaya başlayınca kafasında bir ışık yanar. Sosyal ağlar üzerinde dolaşan fikirleri, konuları ölçülebilir veriler haline getirme düşüncesiyle Klout.com adlı siteyi kurar. İddialara göre şirket şu an 60 çalışanıyla birlikte 10 milyon dolarlık bir sermayeye sahip ve 100 milyonun üzerinde kullanıcısı var.

Peki nedir bu Klout?

Klout, Facebook ve Twitter başta olmak üzere sosyal medya araçlarında ne kadar etkin olduğunuzu ölçme iddiasında olan bir platform. Sizi ölçüyor ve 0 ila 100 arasında bir “etkililik” notu veriyor.

Etkililik kriterleri olarak ise üç temel noktayı uygun görmüşler:

1.- True Reach, yani kaç kişiye ulaşıyorsunuz? (Twitter’da kaç kişi sizi takip ediyor, Facebook’ta kaç arkadaşınız var gibi şeyler)

2.- Amplification, yani paylaştığınız bilgiler kaç kişiyi harekete geçiriyor? (Burada harekete geçirmekten kasıt iletilerinizin “Retweet” edilmesi, paylaşılması, beğenilmesi)

3.- Network Score, yani paylaşan, beğenen kişilerin ne kadar “etkili”?

Hal böyle olunca, sosyal medya üzerinden “pazarlama” aktivitelerinde yenilik arayanlar için kullanılacak yeni ve “ölçülebilir” bir oyuncak çıkmış oldu. Üstelik artık hepimiz “medyum” olduğumuza ve kendi medyamıza sahip olduğumuza göre “sosyal rating” savaşlarının da başlaması gerekiyordu.

“Perks” adı verilen bir takım ödüller, Klout puanı yüksek olanlara dağıtılmaya başlandı bile. Yeni çıkan ürünler yüksek puanlı bu yeni “fikir yönlendiricileri”ne gönderiliyor, tanıtım yapmaları isteniyor. Bal Harbour Shops yaptığı etkinliklerde “Klout Lounge”lar oluşturup, Klout puanı 40’ın üzerinde olanları VIP olarak adlandırmaya başladı (buyrun size link).

Klout puanı yüksek olanlar bir çok firmadan sürpriz hediyeler, yemekler kazanmaya başladılar. KLM Havayolları iTunes’dan müzik, Audi LeMans zaferi kazanan aracının masaüstü resmini hediye ediyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün, yakın zamanda daha da artacaktır zaten.

Amerika’da bir takım firmalar Klout dereceleri yüksek olanlara pazarlama karşılığı prim vermeye başladı bile. İnsan kaynakları firmaları da boş durmadılar, Klout’un üzerine atladılar ve işe alacakları elemanların“etkililik”lerini anlamaya ve ona göre değerlendirmeye çalışıyorlar. Sosyal medyada “etkili” olduğu düşünülen bir çok “ünlü”ye “tweet” başına astronomik rakamlar teklif ediliyor. Hatta artık bu “ünlü”ler kendileri talep ediyorlar.

Sanırım Fernandez, aslında, sosyal medyada insanların skora koşma ve tribünlere oynama hevesinden yola çıktı. “Kaç arkadaşım var?”, “kaç kişi beni takip ediyor” sorularıyla nitelikten ziyade niceliğin ön plana çıktığı, içerikten ziyade sayıların “statü” simgesi olduğu egosantrik bu yeni düzende, Klout da doğal olarak kendine yeni bir mecra oluşturmayı kolayca başardı.

Peki ya sonuç?

Otomatik “Like” programlarıyla bu yarışta öne çıkma çabaları, kişiliğiyle ve ilgi alanlarıyla ilgisi olmayan içeriklerin sırf ilgi göreceği düşüncesiyle paylaşılma hevesi zaten vardı. Şimdi Klout gibi platformlar bunu daha da körüklüyor.

Klout gibi “ölçümlendirme” yaptığını iddia eden platformlar sayesinde yeni uygulamalar da çıkmaya başladı. Bunlardan biri “Buffer”. Eğer aklınıza gelen bir içerik veya paylaşım sosyal medyanın “prime time”ında aklınıza gelmediyse “tweet” ettiğinizde kimse görmeyecek diye üzülmeyin -ki sanırım bu uygulama en çok bize yarayacak, ya kaçarken ya tuvalette aklımıza bir şeyler geldiğine göre-. Buffer ile zamanlama ayarı yapıp, “tweet”lerinizin ne zaman hangi sırayla yayımlayacağınızı planlayabilirsiniz. Üstelik Buffer sayesinde “tweet” raporlarınızı alıp, hangi konuda daha çok “rating” aldığınızı ölçüp, o konuya yoğunlaşabilirsiniz.

İşin acı yanı, “içerik” gözetmeden, sayılar üzerinden yapılan bu sübjektif değerlendirme yakın bir zamanda kişilerin sanal ortamın dışındaki gerçek yaşantılarında da etkisini göstermeye başlayacak gibi görünüyor.

Yakın zamanda günlük hayatta “Bizim oğlan sosyal medyada arkadaşlarından geri kaldı, bunalıma girdi, hızlandırılmış Klout yükseltmekurslarına yazdıracağız”, “Klout’u 40 olmayana biz kız vermeyiz birader”, “Ahmet seni terk ediyorum, Klout’un 26’ymış, bana yalan söyledin”, “Ayy kız çok yakışıklı, biliyor musun Klout’u da 54” gibi cümlelerle karşılaşırsanız şaşırmayın.

Klout’un yeni VIP’ler yarattığını iddia edenler de oldu (Julius Solaris,http://www.eventmanagerblog.com/ideas/vip), internet üzerinde ‘Oligarşiden Demokrasiye’ geçişin simgesi olduğunu da. Çoğulcu katılımdan dem vurarak, gerçek “ölçümleme” ile, elitlerin iktidarını sarstığını da…

Sonuç “Klout” dereceniz yüksekse artık yeni VIP’siniz. “Sevilen” bir kişisiniz, “elit”siniz, “akil adam” oldunuz…

“NE MUTLU KLOUT PUANIM YÜKSEK” diyene…

Gerçekten de öyle mi?

Eğlenceli bir şeyler yazmadan önce, farklı alanlara çıkıp bir takım konuları kurcalamakta fayda var.

Pazarlamacıların, reklamcıların aşina olduğu araştırma çalışmalarında hedef kitle belirlenirken SES (Sosyo Ekonomik Statü) adı verilen, cinsiyet, yaş, coğrafi dağılım gibi kriterlerle beraber değerlendirmeye alınan ve görüşülen örneklemin temsil etme düzeyini belirleyen bir değişkenle karşı karşıya gelmekteyiz. Bu, örneklemin hangi sosyal sınıfa ait olduğunu gelir ve ekonomik düzey ile anlamaya çalışmanın bir yansımasıdır. Bu araştırmaların sonucunda, aylık geliriniz, evinizdeki beyaz eşya markaları ve adetleri, otomobilinizin markası, evinizin kendi eviniz veya kira olması gibi kriterler ile A+, A, B+,B, C+ ve C gibi bir aralığa yerleştirilirsiniz.

Toplumsal davranışlarımızın tek kıstası ekonomik veriler olmadığı için, SES çoğu zaman tek başına işe yaramaz. Meslek, eğitim düzeyi, kitap okuma alışkanlığı, gazete okuma alışkanlığı, kültürel faaliyetler gibi birçok farklı değişkenlerle birlikte incelenmesi gerekir.

SES kriterlerine göre A olan bir tüketici için, eğer ürününüz/markanız/hizmetiniz maddi kriterlerin ötesinde bir anlam içeriyorsa bir şey ifade etmez. Doğru hedef kitleyi SES ile bulamazsınız.

Bunu aklımızın bir köşesinde tutalım.

Web 2.0, “içeriğin kullanıcılar tarafından oluşturulduğu”, paradigmal dönüşüm sağlayan, ezberleri bozan bir platform olarak uzun zamandır hayatımızda. Klasik medyadan farklı olarak bizlerin salt izleyici olduğu bir dünyadan çıkararak, “izleyen ve izlenen” bağlamında içerik üretmemize, ürettiğimiz içeriği sınırsız bir şekilde paylaşmamıza izin veren, herkesin “kaynak” olduğu bir evrene taşıdı.

İçeriğin artması, ancak zamanın sabit kalması sonucunda iki alışık olmadığımız durum ortaya çıktı.

Bir, artık bilgiye daha rahat ulaşabiliyoruz. Sabit disklerimizde ömrümüzün sonuna kadar okuyamayacağımız miktarda elektronik kitap, ömrümüzün sonuna dek dinleyemeyeceğimiz kadar müzik parçaları mevcut. Hatta artık sabit diskimizi bile doldurmaya gerek yok, bir “tık”la istediğimiz zaman istediğimiz her şeye ulaşabiliyoruz. “İçerik” anlamında hayal bile edilemeyecek bir bolluk dönemindeyiz.

İki, doğal olarak “içerik” arttığında, nitelikli bilgiye ulaşmak zorlaştı. Gün geçtikçe doğru ve nitelikli bilgiyi, eksik/yanlış/yalan bilgiden, ve hatta kasıtlı olarak manipüle edilmiş bilgiden ayırt etmek daha da zorlaşıyor (bu konuda yazdığım bir diğer yazı için buraya göz atabilirsiniz).

Bu karmaşa içinde artık Web 3.0, yani Semantik Web kaçınılmaz. İçerik temelli bir dünyada, kişiye özel ve doğru içerik için tek çözüm de bu gibi görünüyor, yoksa boğulacağız. İhtiyacımız olan doğru içeriği, doğru kişiden/kurumdan/siteden, en hızlı şekilde bulmak için bizim yerimize artık bilgisayar sistemlerinin ve programlarında elini taşın altına koyacağı yeni bir yaklaşım Web 3.0. Bizi tek tek tanıyan ve “kişiselleştirilebilen” bir içerik optimizasyonu.

“Landing Page Optimization”, “Content Based Filtering”, “Collaborative Filtering” gibi halen kullanılan özelleştirmelerin gelişimi, diller arasındaki uyum ile, Web 3.0 için hayal ettiğimiz kadar olmasa bile Semantik Web geliyor.

Bunu da aklımızda tuttuysak artık eğlenmeye başlayabiliriz…

İçerik ağırlıklı bir evrende, sadece rakamlarla ölçümleme yapmak ne gibi sonuçlar doğuruyor hemen bakalım.

Bu yazıyı yazmaya başladığımda Barack Obama’nın Twitter’daki daki takipçi sayısı 11.612.561, Klout puanı ise 86’ydı. Yaptığı her açıklama bir tek Amerika Birleşik Devletlerini değil, tüm dünyayı ilgilendiren biri için iyi bir takipçi sayısı ve skor. Son atmış olduğu “tweet” ise tüm Amerikan vatandaşlarını ilgilendiren vergi yasası ile ilgiliydi.

Meraklısı için Abdullah Gül’ün takipçi sayısı 1.071.872, Klout puanı 72.

Hilal Cebeci’nin (gülmeyin, daha ortada komik bir şey yok) takipçi sayısı 713.112 ve Klout puanı 88 (yazıyla da yazalım ki yanlışlık olmadığı anlaşılsın, SEKSEN SEKİZ!).

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’ndan daha “etkili” olan hanım kızımızın son attığı twitter mesajını hemen aşağıya yazalım:

hilalcebeciii hilal cebeci
ttlılarım yeni yılda danimarkadayım danimarkalı panpişlerim sizlerle giricem yeni yıla mucxx

Erol Köse’nin Tweeter’daki takipçi sayısı 283.142, Klout puanı 82. Gülmeyin, gülecek bir şey yok. Sezar’ın hakkı Sezar’a. Abdullah Gül’den daha “etkili” bir isimden bahsediyoruz, Klout’tan daha mı iyi biliyorsunuz?

Son Tweet’ine bakalım:

drerolkose erol köse

drerolkose erol köse

YENGE @CarlaBruniSarko SÜTÜ SEVEN KAMYON ŞÖFÖRÜ…ANLADIN SEN ONU…VU LE VU KUŞE AVEK MUA(apaçi erol) pic.twitter.com/DUHYKa7E

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama bu zevki size bırakıyorum…

Yazının başında bir çok firma Klout puanı yüksek olanlara “etkili” oldukları, “kitleler üzerinde söz sahibi” oldukları için yeni ürünleri gönderiyorlar, kullanmalarını ve tavsiye etmelerini, pazarlama yapmalarını istiyorlar demiştik.

Haklılar. Eğer “Moronlar için gece uyurken salyaları akmasın diye ağız pedi” üretecekseniz (üzerine atlamayın, patentini aldım, üretici firmalarla görüşmelerim devam ediyor) Ya da “Recep İvedik 68” filminin tanıtımını yapmak istiyorsanız doğru yerdesiniz.

Demek ki neymiş?

Kaç külotunuz olduğu önemli değil. Önemli olan külotun içindeki

Ulvi Yaman kimdir?

1966, İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi, Basın-Yayın Yüksek Okulu,Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Radyo ve Televizyon Bölümü’nde yükses lisans yaptı ve yine aynı bölümde doktora çalışmasına devam etti, tez aşamasında ayrıldı.

1984-1989 yılları arasında, bir yandan üniversite eğitimini devam ettirirken bir yandan Toros Mühendislik şirketinde İthalat ve Pazarlama Müdürü olarak görev yaptı. (Lüks otel malzemeleri ithalatı ve taahhütü), yine aynı yıllar arasında UNESCO’ya bağlı, kar amacı gütmeyen uluslararası programlara sahip “The Experiment In International Living in Turkey”de Program Koordinatörlüğü görevini yürüttü.

1991 yılında Şeker Sigorta’da Reorganizasyon, Pazarlama ve Reklam Müdürü olarak mesleki kariyerine başladı. 1993 yılında Oyak Sigorta’da Reklam Müdürü olarak görev aldı. Dream Design Factory’de 7 yıl Genel Koordinatörlük, (Dream Design Factory’deki son 3 yılında dDf’nin yan kuruluşu olan dda, Dream Design Advertising’de Müşteri İlişkileri Direktörlüğü) Capital Events’de 2 yıl Genel Koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2003 yılında X-event’in kurucu ortaklarından biri olarak, şirketinin genel koordinatörlük görevini üstlendi. 2005 yılında Farkyeri Reklam Ajansının Kurucu Ortakları arasında yer aldı ve Genel Müdürlük görevini sürdürmektedir. Mesleki kariyeri boyunca, ulusal ve uluslararası müşteriler için yüzlerce başarılı projeyi hayata geçirdi. İstanbul Modern Sanatlar Galerisi’nin ortağı ve Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yapmaktadır.

Ayrıca event sektöründe hizmet veren Fix Operation ve Kerki Production’a Danışmanlık hizmeti vermektedir.

Çeşitli kitap projelerine katkıda bulundu, çeşitli dergi ve gazetelerde yazı, araştırma ve makaleleri yayınlandı.

2006 yılından bu yana Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık Bölümü’nde, “Etkinlik Yönetimi” dersleri vermektedir.

Fenerbahçe Kulübü, Yüksek Divan Kurulu Üyesidir.

Ulvi Yaman’ın blog sayfalarına http://www.ulviyaman.com adresinden ulaşabilirsiniz.

İnterpromedya Haber Merkezi - 23 Aralık 2011