Rakkoc.Com Recep Akkoç / Rakkocun Yazıtları

19Kas/110

Para mı verdim sandın, bedavaya aldım

Kullanıcıların sanal dünyada çoktan beridir kanıksadığı “Bedava” kavramı, acaba hayatın diğer alanlarına da uygulanabilir mi? İnternet üzerinde uzunca bir süredir gündemde olan talepler ve bu taleplerin sonucunda ortaya çıkan  modeller, sanal dünyanın dışına çıkarak gerçek dünyanın bir parçası olamaz mı? Ulvi Yaman’ın yazısı.

Geçtiğimiz günlerde bir zamanların efsane, kült radyo programı, yıllar sonra aynı adı taşıyan filmin vizyona girmesini takiben internet üzerinden yayın yapmaya başlayacağını sosyal medya üzerinden duyurdu. Ücretsiz olarak yapılan ilk programı dinlemek için 20 bin kişinin üzerinde dinleyici siteye girmeye çalıştı, sitenin sunucuları bu kadar kişiyi kaldırmayacağı için site yöneticileri dinleyicileri yirmi bin civarında durdurmak zorunda kaldılar.

Aradan geçen çok kısa bir süre sonra program için dinleyicilerden 1 TL talep edildiğinde ise bu rakam 500′lere kadar düştü.

Hep yazılan, tartışılan konuya tekrar geri döndük.

Hiçbirimiz artık internet üzerinden ulaşabileceğimiz yazılım, müzik, kitap gibi ürünlere, hizmetlere para vermek istemiyoruz. Hatta internete de para vermek istemiyoruz. Şifresiz kablosuz bağlantı kanalları aramamız, otellerde, kafelerde ücretsiz kablosuz bağlantı istememizin altında bu güdü yatıyor.

BTnet.com.tr’de geçtiğimiz günlerde yayımlanan uluslararası bir araştırma da bu konuyu açıkça ortaya koyuyor. Bilgisayarlarda kullanılan programlara da özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki kullanıcılar para vermek istemiyorlar.

Bunun psikolojik, sosyolojik, ekonomik nedenleri tabiî ki tartışılabilir ve tartışılıyor da.

Burada konuya başka bir açıdan bakmaya çalışacağız.

Özellikle internetin ortaya çıktığı ve sivilleşmeye başladığı dönemlerde, tüm dünyada bilginin sınırsız paylaşımı, erişim kolaylığı bir devrim olarak nitelenmişti.

“Bilgi artık özgür olmak istiyor.”

Netizen”ler, bu durumdan yeni iş olanakları ve yeni pazarlar bulmanın heyecanını yaşayan kapitalist sistemin aktörleri kadar memnun oldular. Kontrolü elden kaçırdığını düşünen devlet organları hariç.

“Netizen”ler hala bu yeni özgürlükçü dünyada her şeyin “bedava” olmasından yana, bunun için hala belli bir yaş kuşağının asla anlayamayacağı şekilde, ücretsiz elde ettikleri bilgileri başkalarıyla yine bir kar amacı gütmedenpaylaşmak için emek ve zaman harcıyorlar. Reel dünyada üzerinde satış etiketi olan her şey bu yeni dünyaya bu insanlar tarafından dönüştürülüyor. DVD’ler sabit disklere kopyalanıyor ve torrent kaynakları üzerinden paylaşıma sunuluyor, Müzik CD’leri MP3’lere çevriliyor ve paylaşıma açılıyor. Kitaplar taranıyor PDF haline getiriliyor ve paylaşıma sunuluyor.

Hiçbir maddi getirisi olmayan bu çabanın altındaki motivasyonu anlamak ayrı bir yazı konusu.

Reel dünyanın kapitalist aktörleri uzun zaman bu “yeni” dünyada da aynı sistemi sürdürebilecekleri sanrısına kapıldılar. Çünkü ne bu dünyayı tanıyorlardı, ne de bu dünyanın yeni vatandaşlarını. Üstelik sanal dünyadadaha az maliyetlerle daha yüksek kar elde edeceklerini düşündüler ve üzerine atladılar.

Ama maalesef öyle olmadı/olamadı.

Bu yeni dünyanın kendi dinamikleri oluşmaya başladı. Bunu fark eden reel dünyanın aktörleri önce yasal düzenlemeler, takip sistemleri, telif hakları vb. ile bu süreci durdurmaya çalıştılar. Ancak Pandora’nın kutusu çoktan açılmıştı.

Zamanla bu yeni dünyanın yeni ekonomik sistemi oluşmaya başladı. Bazı müzik grupları üstelik satış adetleri çok yüksek olan popüler gruplar, yeni albümlerine etiket koymadan kullanıcının inisiyatifine bırakarak yeni bir yol denemeye başladılar. Yazılım geliştiren şirketler, yeni yazılımlarının standart sürümlerini kullanıcılara ücretsiz vermek, yalnızca daha geliştirilmiş “Premium” sürümlerden para kazanmak gibi bir yol buldular ve başardılar da.

Oyun yazılımcıları, oyunun belli bir “aşamaya” kadar olan bölümlerini ücretsiz vererek kullanıcılara denetmek, eğer beğenirlerse tamamını satmak gibi bir yöntem geliştirdiler. Ürünlere reklam almak, sponsor bulmak, veri toplamak ve bunları satmak denenen yollardan bazıları.

Önümüzdeki yıllarda bu “bedava” sistemi üzerinden para kazanılabilecek çok yeni yöntemler geliştirilecek, geliştirilmek zorunda. “Fremium” artık her alanda bir ürün çeşidi olarak yerini alacak. Yeter ki biz talep etmeye devam edelim.

Bugün hala eski kurallarla net üzerinde iş yapmaya çalışan, mahkeme mahkeme koşarak yasal haklarını arayan firmalar ve yeni yöntemlerle,“bedava” ekonomisini kavrayabilmiş, “copyleft”, “açık kodlu” yazılımlarla başarı kazanan firmalar aynı sistemde iş yapmaya çalışıyor. Üstelik bazıları karlarını ve geleceklerini garanti altına alırken diğerleri tam tersi bir grafik izliyor.

Peki, tüm dünyada net üzerinde bulunan siz, ben, biz, onlar bu farkında olmadan “çalma”, “izinsiz kullanma”, “kopyalama” aktivitelerini yapmasaydık, kapitalist sistem kendi içinde yeni yöntemler bulmaya çalışacak mıydı? Yoksa reel dünyanın kuralları burada devam mı edecekti?

Net üzerindeki her şeyi “ücretsiz” isteme, kendine hak görme duygusunu kaybetmememiz gerekiyor. Üstelik çağdaş demokratik sistemlerde ücretsiz sağlık hizmeti, ücretsiz eğitim, işsizlik sigortası gibi haklarımızı konuşurken, talep ederken neden kültür/sanat/yazılım iletişim alanında bunları istemeyehakkımız olmasın?

Bu yeni dünyadaki her şeye ücretsiz ulaşmak istedikçe, bunu zorladıkça, ücretli olan her şeyi pazarlayan firmalar bunların ücretlerini başka yerlerden çıkarabilecek, bize ulaştırabilecek sistemleri bulmak ve dönüşmekzorundalar. Bırakalım kapitalizm bunun çözümünü kendi bulsun. Biz zorladıkça onlar buluyor zaten.

Üstelik telif hakları ve patentin inovasyonu nasıl engellediği de bir başka konu. James Watt’ın ilk buhar makinesini bulması ve patentini alarak koruması, tekel oluşturmaya çalışması endüstri devrimini oldukça geciktirdi. Microsoft’un lisans hakları peşinde koşmadığı ve ürün geliştirmeye zaman harcadığı dönemle son yıllarda mevcut programları ne kadar geliştirdiği açık. Bill Gates 1991′deki bir konuşmasında “Eğer insanlar bugünkü fikirlerin büyük bir kısmı icat edildiğinde bunlara nasıl patent verileceğini önceden bilseydi ve bunların patentini alsaydı, bugün endüstri tamamen durmuş olurdu” derken, yazılım sektörünün bir dönem yaşadığı hızlı gelişimi aslında henüz patent sektörünün tam olarak oturmamasına ve uygulanmamasına borçlu olduğunu ima ediyordu.

“CopyLeft” artık yeni dünya düzeninin gerek inovasyon, gerekse “bilginin özgür kalması” açısından yeni ufuğu.

Hacker etiğinin yedi ilkesinin ilk üçünü asla unutmamak gerekiyor:

1.- Bilgisayara -ve size dünyanın nasıl işlediği hakkında bir şeyler öğreten herhangi bir şeye- sınırsız ve bütünsel erişim olmalı.

2.- Teknolojiyle insanlar arasındaki engeller kalkmalı.

3.- Tüm enformasyon özgür olmalı.

Üstelik bu yeni dünyanın yeni oluşan ekonomik sistemi, kuralları eski dünyayı da daha fazla etkilemeye devam edecek. Yeni dünyada “bedava” istediklerimizi şimdi gerçek dünyada da istemenin zamanı. Konsere mi gitmek istiyorsun. Neden para ödeyesin ki? Sana ürün/mal hizmet pazarlamak isteyen firmalar versin konserin ücretini, seni oraya getirmek için. Film mi seyretmek istiyorsun? Niye para veresin ki? Sponsorlar film içine yerleştirilen gizli reklamlar, ürün yerleştirmeler, sinema salonlarının sponsorlukları, film öncesi ve sonrası “sampling” yapan firmalar… Aynı şey filmin DVD’leri için de geçerli.

Tüm ürünler bedava olamasa bile ucuzlaması mümkün. Bolluk ekonomisinde neden olmasın?

Ancak bunun için uğraşmamız, istememiz, dayatmamız gerekiyor. Her şeyden önce “hak” olarak görmemiz gerekiyor.

Telif hakları, fikri haklar, patent, tekelleşmenin, gelişimin önündeki en büyük engeller olduğunu görmemiz ve yıkılmasını istememiz gerek.

Daha ucuz, hatta “bedava” bir dünya mümkün.

Not: Meraklısı için kitap önerileri;
Chris Anderson: “Bedava”, Optimist Yayınları
Michele Boldrin – David K. Levine: “Entelektüel Tekele Karşı”, Sel Yayınları

Ulvi Yaman kimdir?

1966, İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi, Basın-Yayın Yüksek Okulu,Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Radyo ve Televizyon Bölümü’nde yükses lisans yaptı ve yine aynı bölümde doktora çalışmasına devam etti, tez aşamasında ayrıldı.

1984-1989 yılları arasında, bir yandan üniversite eğitimini devam ettirirken bir yandan Toros Mühendislik şirketinde İthalat ve Pazarlama Müdürü olarak görev yaptı. (Lüks otel malzemeleri ithalatı ve taahhütü), yine aynı yıllar arasında UNESCO’ya bağlı, kar amacı gütmeyen uluslararası programlara sahip “The Experiment In International Living in Turkey”de Program Koordinatörlüğü görevini yürüttü.

1991 yılında Şeker Sigorta’da Reorganizasyon, Pazarlama ve Reklam Müdürü olarak mesleki kariyerine başladı. 1993 yılında Oyak Sigorta’da Reklam Müdürü olarak görev aldı. Dream Design Factory’de 7 yıl Genel Koordinatörlük, (Dream Design Factory’deki son 3 yılında dDf’nin yan kuruluşu olan dda, Dream Design Advertising’de Müşteri İlişkileri Direktörlüğü) Capital Events’de 2 yıl Genel Koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2003 yılında X-event’in kurucu ortaklarından biri olarak, şirketinin genel koordinatörlük görevini üstlendi. 2005 yılında Farkyeri Reklam Ajansının Kurucu Ortakları arasında yer aldı ve Genel Müdürlük görevini sürdürmektedir. Mesleki kariyeri boyunca, ulusal ve uluslararası müşteriler için yüzlerce başarılı projeyi hayata geçirdi. İstanbul Modern Sanatlar Galerisi’nin ortağı ve Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yapmaktadır.

Ayrıca event sektöründe hizmet veren Fix Operation ve Kerki Production’a Danışmanlık hizmeti vermektedir.

Çeşitli kitap projelerine katkıda bulundu, çeşitli dergi ve gazetelerde yazı, araştırma ve makaleleri yayınlandı.

2006 yılından bu yana Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık Bölümü’nde, “Etkinlik Yönetimi” dersleri vermektedir.

Fenerbahçe Kulübü, Yüksek Divan Kurulu Üyesidir.

Ulvi Yaman’ın blog sayfalarına http://www.ulviyaman.com adresinden ulaşabilirsiniz.

İnterpromedya Haber Merkezi - 29 Eylül 2011

Kategori: Bilişim, Genel Yorum yok
16Kas/111

Ben sizin öz kutup ayınız mıyım?

Bir gün ailenin küçük yavrusu annesine gider:
- Anne, ben sizin öz kutup ayınız mıyım? der.
Anne:
- O ne biçim soru oğlum? Elbette sen bizim öz kutup ayımızsın! diye cevaplar soruyu.
Ufaklık pek de ikna olmadan oradan ayrılır. Bu kez abisinin yanına gider ve:
- Abi, ben sizin öz kutup ayınız mıyım?
- Saçmalama len! Tabi ki sen bizim öz kutup ayımızsın, ne sandın ya? der.
Ufaklık gene ikna olmamıştır ama çaresizce oradan da ayrılır ve 1-2 gün aklını başka şeylerle meşgul eder. Derken baba avdan gelir. Birlikte yenen yemekten sonra bizim ufaklık bu kez babanın yanına gider ve klasik soruyu ona yöneltir:
- Baba, ben sizin öz kutup ayınız mıyım?
Baba daha önce hanımıyla konuşmuş ve durumdan haberdardır. Ona şöyle der:
- Yavrum bu soruyu daha önce annene ve abine de sormuşsun. Sen elbette bizim öz kutup ayımızsın ama seni bu soruyu sormaya iten sebep nedir?
Ufaklık:
- Yafw baba üşüyom üşüyom...